EVRİM YANILGISI-1

BÜYÜK PATLAMANIN ARDINDAN GELEN DÜZEN

Evrenimiz, "Büyük Patlama" (Big Bang) sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün tüm bilim dünyası bu gerçek üzerinde birleşmektedir.


Evreni incelersek, son derece muhteşem bir düzen ve detaylı bir tasarımla donatılmış olduğunu görürüz. Evrenin yoğunluğu, genişleme hızı, yıldız sistemlerinin, galaksilerin tasarımı, çekim güçleri, yörüngeleri, hareket biçimleri, hızları, içerdikleri madde miktarı... Hepsi son derece ince hesaplar ve hassas dengeler üzerine kuruludur. Aynı şekilde evrende yer alan Dünyamız, çevresini saran atmosfer, insanın yaşamına en uygun yapıdaki yeryüzü, bunların tümü olağanüstü bir tasarımın örnekleridir. Bu hesaplarda ve dengelerdeki çok ufak bir oynama tüm evrenin ve Dünya'nın darmadağın olmasına yeterlidir.

Peki, muazzam bir patlama sonucunda böyle detaylı, karmaşık ve kusursuz bir düzen ve tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?

Bilindiği gibi patlamalar düzen değil, düzensizlik, dağınıklık ve yıkım meydana getirirler. Big Bang de bir patlama olduğuna göre, beklenmesi gereken, bu patlamanın ardından maddenin uzay boşluğunda "rastgele" dağılması olacaktır. Fakat büyük patlamanın ardından böyle rastgele bir dağılma olmamış ve madde evrenin belirli noktalarında birikip galaksileri, yıldızları, yıldız sistemlerini, Güneşi, Dünya'yı ve üzerindeki bitkileri, hayvanları, insanları oluşturmuştur. Bu durum bir buğday ambarına atılan el bombasının, buğdayları toplayıp, düzenli balyalara sarıp üstüste istiflemesiyle bile karşılaştırılamayacak kadar "mucizevi" bir durumdur.

Big Bang’le ilgili bulgulara yeni bir halka daha eklendi. Geçtiğimiz günlerde basında, Kuzey Kutbunda araştırmalar yapan 35 bilim adamının evrenin oluşumuyla ilgili çok önemli bir sonuca vardıkları haber verildi. Kendilerine Boomerang grubu adını veren İngiliz, Kanadalı, İtalyan ve ABD'li uzmanlar, evrenin 14 milyar yıl önce bir insan yumruğu kadar küçük bir gaz bulutu olduğunu açıkladılar. Yapılan bu açıklamalara göre gazların sürekli hareketi yüzünden zil sesini andıran bir ses dalgası meydana geliyordu. Ses dalgaları patlamalara neden oldu. Evren genişlemeye başladıkça bu ses dalgaları yayılmaya devam etti. Ekibin başındaki California Ünivesitesi'nden John Ruhr'un yaptığı açıklamaya göre ilk kez tespit edilen bu ses dalgaları, Büyük Patlama'nın (Big Bang) ateşleyicisiydi.

Evreni araştıran tüm bilim adamları hep tek bir gerçekle karşı karşıya kaldılar: Evren Allah tarafından yokluktan yaratılmış ve ilk varoluş anından itibaren kusursuzca düzenlenmiştir. Nitekim 21. yüzyıl bunun gibi, evrenin daha birçok sırrının ortaya çıktığı bir yüzyıl olmaya devam edecektir.


EVRENİN YARATILIŞINDAKİ HASSAS DENGELER VE BÜYÜK DÜZENLİLİK HAKKINDA BİLİM ADAMLARI NE DİYOR?

Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies:

"Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti... Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur." (Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s.184)

Çağımızın en ünlü bilim adamlarından Stephen Hawking:

"Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi." (Stephen Hawking, A Brief History of Time, Bantam Press, London: 1988, s. 121-125)

Amerikalı Astronomi Profesörü George Greenstein:

"Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğaüstü akıl —ya da Akıl— devreye girmiştir." (George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 27)

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

DARWINİZM'E GÖRE ŞUURSUZ ATOMLAR BİR GÜN KARAR ALMIŞ VE ÇEŞİT ÇEŞİT BALIKLARI OLUŞTURMUŞLARDIR

Resimdeki boş akvaryuma canlılık için gereken tüm atomları, molekülleri, aminoasitleri vs. atsanız ve ne kadar süre gerekiyorsa o kadar bekleseniz, bu akvaryumda rengarenk, her biri birbirinden güzel, her biri farklı şekillere ve yapılara sahip, gerektiğinde kendini kamufle edebilen, su altında rahatça yaşayabileceği yapılara ve organlara sahip kusursuz balıklar oluşturabilir misiniz? Elbette ki hayır! Hatta dünyadaki tüm bilim adamları biraraya gelerek tüm imkanlarını seferber etseler dahi, bu boş akvaryumda tek bir balık bile oluşturamazlar.

Ancak Darwinistler'e göre, milyarlarca yıl önce tesadüfen biraraya gelen birkaç atom karar almış ve bu balıkları oluşturmuştur.
Şuursuz atomların, biraz zaman verildiğinde tesadüflerin yardımıyla harikalar yaratacağına inanan Darwinizm büyük bir aldatmacadır. Türk milleti keskin zekası ve kavrayış yeteneği ile Darwinizm'i tarihin çöplüğüne atmıştır.




DARWINİSTLER, ŞUURSUZ ATOMLARIN CANSIZ DÜNYAYI TESADÜFEN CANLANDIRDIĞINI İDDİA EDER


Darwinistler, her türlü elverişsiz koşulun bulunduğu bir ortamda, amonyak, karbon, azot, fosfor gibi cansız ve şuursuz atomların tesadüfler sonucu biraraya geldiklerini ve sonra ortak bir karar aldıklarını iddia ederler. Onlara göre atomlar aldıkları bu kararı eksiksizce uygulamışlar ve bu cansız dünyanın üzerinde tesadüfen ağaçları, karıncaları, papağanları, elmaları, dutları, hurmaları, kuğuları, atmacaları, yunusları, yosunları, arıları, atları, tavşanları, ıhlamur ağaçlarını, yaseminleri, papatyaları, uçak mühendislerini, beyin cerrahlarını, genetik mühendislerini, kendini oluşturan atomları inceleyen atom profesörlerini meydana getirmişlerdir.

Darwinistler, bu akılalmaz iddialarını ağır ve ağdalı bir üslupla, bolca Latince kelimeler kullanarak anlatırlar. Bu şekilde iddialarındaki mantık çöküntüsünü gizlemeye çalışırlar. Onların durumundan habersiz olanlar da, bu tılsımlı üsluptan etkilenip, "bunlar ne kadar bilgili, üstün insanlar" diyerek, her dediklerini kayıtsız şartsız kabul ederler.

Oysa Darwinizm'e inanmak mantığın, düşünme yeteneğinin, aklın ve kavrayışın tamamen felç olması demektir. Normal bir insan "taşlar tesadüfen dizilip, bir gökdeleni tüm tesisatı ile birlikte inşa etti" der mi? Elbette diyemez. Darwinistler ise, bundan daha da inanılmaz olan bir iddiada bulunmakta, şuursuz atomların dizilip canlandıklarını ve canlı varlıkları oluşturduklarını söylemektedirler.

ATOMLAR GÖREBİLİR, DUYABİLİR, DÜŞÜNEBİLİR, HİSSEDEBİLİR, LEZZET ALABİLİR, SEVGİ VE ŞEFKAT DUYABİLİR Mİ?

Evrim teorisinin iddiası akılsız, şuursuz atomların zaman içinde tesadüfler sonucu biraraya gelerek insanları meydana getirdiğidir. Bu iddiaya göre, insanın tüm yaşamsal fonksiyonlarının kaynağı beynindeki hücreler ve bu hücreleri oluşturan şuursuz atomlardır. Dolayısıyla evrim teorisi zevk alan, düşünen, hisseden, sevgi duyan, konuşanın da yine bu atomlar olduğunu öne sürmektedir.

Ne ilginçtir ki, Darwinizm'e göre bugün dünyadaki yaklaşık 6 milyar insanın hepsinin atomları tesadüfler sonucu aynı şekilde algılayacak ve aynı zevkleri paylaşacak şekilde anlaşmışlardır. Örneğin bir gülün kokusunu, Kanarya Adaları'ndaki bir insanın atomları da, Sibirya'da veya Pakistan'da yaşayan bir insanın atomları da aynı şekilde algılar. Ve her üçünün atomları da bu kokudan aynı zevki duyar. Yine portakal tadı ve kokusu dünyanın her yanındaki insanlar için aynı şekildedir. Çilek aynı kırmızı renginde, aynı güzel kokusundadır. Karpuzun sulu tadı Çin'de, Yugoslavya'da, Amerika'da, Mauritus'ta aynı şekilde bilinir. Dünyaca tanınan tüm ünlü şarkılar, örneğin Mozart'ın ünlü Türk Marşı konusunda da tüm atomlar ortak zevke sahiptir.

Bu örneklerden anlaşıldığı gibi Darwinizm, şuursuz atomların dünya çapında koku, tad, kıvam, lezzet, görünüm konusunda anlaştıklarını iddia etmektedir. İşte bu mantık dışı iddiaları nedeniyle Darwinizm asla kabul göremeyen ve bilim tarafından da desteklenmeyen bir safsatadır.

HAYAT YALNIZ HAYATTAN GELİR! CANSIZ MADDELER HAYAT OLUŞTURAMAZ

Evrim teorisi, yeryüzündeki ilk canlının, tesadüfler sonucunda cansız maddelerin biraraya gelmesiyle kendiliğinden oluşan bir hücre olduğunu iddia eder. Ama bu iddia, biyolojinin en temel kanunlarından birine aykırıdır: Hayat yalnızca hayattan gelir, yani cansız madde hayat oluşturamaz. Cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı, aslında bir Ortaçağ hurafesidir.

"Spontane jenerasyon" adı verilen bu teoriye göre, farelerin buğdaydan oluştuğuna ya da böceklerin yemek artıklarının içinde "kendiliğinden" var olduklarına inanılmıştır. Darwin'in teorisini ortaya attığı dönemde ise, mikropların cansız maddeden kendiliğinden oluştuğu sanılmıştır.

Ancak bu düşünce, Fransız biyolog Pasteur'ün bulguları ile yıkılmış ve Pasteur'ün ifadesiyle "cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı tarihe gömülmüştür". Pasteur'ün ardından evrimciler yine de ilk canlı hücrenin tesadüfen oluşmuş olabileceği iddiasını sürdürmüşlerdir. Ama 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm deney ve araştırmalar hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Canlı hücresinin "tesadüfen" oluşması bir yana dursun, dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında hücrenin bilinçli olarak meydana getirilmesi bile mümkün olmamıştır. Nitekim evrim teorisinin önde gelen savunucularından Prof. Klaus Dose, cansız maddelerin canlılığı oluşturduğunu ispatlamak için yapılan tüm çalışmaların başarısızlıkla sonuçlandığını şöyle itiraf etmiştir:

"…Yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyor." (Klaus Dose, The Origin of Life: More Questions Than Answers, Interdisciplinary Science Reviews, cilt 13, no. 4, 1988, s. 348)

Açıktır ki bir gül, bir tavuskuşu, bir kaplan, bir karınca kısacası hiçbir canlı, şuursuz ve cansız atomların biraraya gelerek oluşturduğu bilinçsiz hücrelerin iradesiyle var olmamıştır. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapan bir bilimadamı da, yine şuursuz atomların eseri değildir.


EVRİMCİLERİN HAYALİ SENARYOLARINA HAYALİ DENEYLER

Evrimciler, hayatın ilkel dünya şartlarında, yıldırımların, yağmurların etkisiyle bazı atomların tesadüfen biraraya gelmeleriyle oluştuğunu iddia ederler. Bu iddialarına ise Stanley Miller adında bir evrimcinin deneyini delil olarak gösterirler. Oysa, yaklaşık yarım asır önce gerçekleştirilen bu deneyin geçerli olmadığı, ortaya çıkan yeni bilimsel bulgularla anlaşılmıştır.

Miller, ilkel dünya atmosferinde metan, amonyak ve hidrojen gazlarının olduğunu varsayıyordu. Bu gazları bir deney düzeneğinde birleştirdi ve bu karışıma elektrik verdi. Bir hafta kadar sonra da bu karışımın içinde birkaç aminoasitin oluştuğunu gözlemledi.

Miller, deneyinde, ilkel dünya atmosferindeki şartları aynen sağladığını iddia etmişti. Oysa, deney birçok yönden gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktı. Miller'in kendisi dahi deneyinin yaşamın kökenini açıklama konusunda bir anlam ifade etmediğini itiraf etmektedir. (Earth, "Life's Crucible", Şubat 1998, s.34) Evrimciler, bilim dünyasını bir kez daha yanıltmaya çalışmışlar, ama yine başarılı olamamışlardı…

MILLER'İN VARSAYIMLARI

GERÇEK KOŞULLAR

DENEY: NEDEN GEÇERSİZDİR?

Deneyde metan, amonyak ve su buharı kullanılmıştı.
İlkel atmosferde oksijenin bulunmadığı varsayılıyordu.
Deneyde, özel bir düzenek vardı. Deney, aparatındaki "soğuk tuzak" isimli bir bölüm, amino asit oluşturdukları anda ortamdan ayırarak korumaya alıyordu.

İlkel atmosferde metan ve amonyak değil karbon dioksit ve azot bulunuyordu.
Elde edilen bulgular, ilkel atmosferde çok yüksek miktarda oksijenin var olduğunu gösterdi.
Bu çeşit düzeneklerin doğada var olması imakansızdır. 
Doğal şartlarda amino asitler her türlü tahrip edici dış etkene açıktır.

Deney daha sonra doğru gazlar kullanılarak ABD'li Ferris ve Chen tarafından tekrarlandı. Bu kez tek bir amino asit dahi elde edilemedi.
Bu miktarda oksijenin bulunduğu bir ortamda amino asitler oluşsa bile hemen parçalanacaktır.
Soğuk tuzak gibi düzenekler olmasaydı, kıvılcım kaynağı ve deney sırasında ortaya çıkan kimyasallar, oluşan amino asitler anında parçalanacaklardı.

 

 


DARWINİZM'İN BİLİMDEN NE KADAR UZAK OLDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTER MİSİNİZ?


Mutasyonlar, radyasyon gibi dış etkenler sonucunda canlıların genlerinde meydana gelen bozulmalardır. Genlerdeki bozulma ise bu canlıda çeşitli değişikliklere yol açacaktır, ancak bu değişikliklerin tümü zararlıdır. Kafasından bacak çıkan sinekler, beş ayaklı kuzular, alnında göz olan canlılar mutasyonun zararlı etkilerinin delillerinden yalnızca birkaçıdır. Bundan başka mutasyonlar insanlarda  Down Sendromu, Albinizm, cücelik, Orak Hücre Anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozukluklara ya da kanser gibi hastalıklara da neden olmaktadır.

Böylesine zararlı etkileri olan mutasyonların kör ve şuursuz tesadüflerle yeni bir canlı meydana getirdiğini ya da bir canlının özelliklerini daha iyi hale getirdiğini, örneğin ona bir kanat eklediğini düşünmek bu durumda son derece mantıksızdır.
İşte evrimcilerin iddiaları, böylesine çürük, mantıksız ve bilimsellikten uzak temellere dayanmaktadır. Evrimcilerin sahtekarlıklarının, çarpıtmalarının tek tek ortaya konulması her Müslümanın görevidir. Bilimsel gerçekleri öğrenmek; yalan bilgilerden, safsatalardan arınmak herkesin hakkıdır.



TARİH BOYUNCA KUŞLAR HEP KUŞ, MAYMUNLAR HEP MAYMUN, İNSANLAR İSE HEP İNSANDI

Evrim teorisine göre, canlılar küçük ve yavaş değişikliklerle birbirlerinden türemişlerdir. Bu akıl ve bilim dışı iddiaya göre örneğin, milyonlarca yıl içinde yavaş yavaş değişerek balıklar sürüngenlere, sürüngenler kuşlara, maymunlar insanlara dönüşmüşlerdir.

Ancak fosil kayıtları evrim teorisini kesin ve açık olarak yalanlamaktadır. Çünkü eğer evrimcilerin bu iddiaları doğru olsaydı, bir tür diğerine dönüşürken, arada "ara geçiş formu" olarak adlandırılan bazı garip canlılar oluşmalıydı. Örneğin, balıklar milyonlarca yıl içinde sürüngenlere dönüşürken, iki türün arasında, yarı balık yarı sürüngen özelliklerine sahip milyonlarca garip, ucube canlı meydana gelmiş olmalıydı. Ve fosil kayıtlarında bu canlıların izlerine rastlanmış olmalıydı.

Ne var ki, bugün fosil kayıtlarında ara geçiş formu özelliği taşıyan bir tek canlının dahi izine rastlanmamıştır. Oysa karıncaların, arıların, kuşların, atların, fillerin, dinozorların, maymunların, timsahların, tribobitlerin, solucanların, yaprakların, deniz yıldızlarının, insanların milyonlarcasının fosili günümüze kadar gelmiştir. Bu hayali ara geçiş canlılarının bir tanesinin dahi fosilinin olmayışı, bu canlıların hiçbir zaman yaşamadıklarını gösteren önemli bir kanıttır. Bu ise evrimin hiçbir zaman gerçekleşmediğinin açık bir göstergesidir.

 

OMURGASIZ CANLILAR
YÜZBİNLERCESİ VAR!

...
natilus fosili deniz yıldızı fosili

BALIKLAR
YÜZBİNLERCESİ VAR!


balık fosili

 


SÜRÜNGENLER
YÜZBİNLERCESİ VAR!


sürüngen fosili

KUŞLAR
YÜZBİNLERCESİ VAR!

kuş fosili

MEMELİLER
YÜZBİNLERCESİ VAR!
..


geyik fosili


yarasa fosili

 


YARI OMURGASIZ YARI BALIK
BİR TANE BİLE YOK!

YARI BALIK YARI SÜRÜNGEN
BİR TANE BİLE YOK!

YARI SÜRÜNGEN YARI MEMELİ
BİR TANE BİLE YOK!

YARI SÜRÜNGEN YARI KUŞ
BİR TANE BİLE YOK!


EVRİMCİLERİN İDDİA ETTİĞİ UCUBE CANLILAR HİÇBİR ZAMAN YAŞAMAMIŞTIR



Resimlerde milyonlarca yıl öncesine ait bir grup  balık  ve denizyıldızı fosili sağda görülmektedir.

Evrimcilerin iddialarına göre, canlılar küçük küçük değişimlerle başka canlılara dönüşmüşlerdir. Bu iddiaya göre, örneğin bir deniz yıldızı, balık olmadan önce, bir kısmı balık bir kısmı deniz yıldızı olan safhalardan geçmiştir.

Ancak evrimcilerin bu iddialarının tamamen bir safsata olduğu bugün bilimsel olarak ispatlanmıştır. Çünkü evrimcilerin geçmişte yaşadığını iddia ettiği, bu yarı deniz yıldızı yarı balık hayali canlıların bugüne kadar tek bir fosili bile bulunamamıştır. Oysa böyle bir canlı yaşamış olsaydı bugüne kadar binlerce fosilinin bulunmuş olması gerekirdi. Nitekim bildiğimiz deniz yıldızlarına ve yine bildiğimiz balıklara ait yüzbinlerce fosil elimizde mevcuttur.

 

 

KAMBRİYEN DEVRİNDE ORTAYA ÇIKAN DİKENLİ CANLILAR, EVRİM TEORİSİNİ GEÇERSİZ KILIYOR

Bugün bilinen hayvan filumlarının (vücut planlarına göre hayvanların sınıflandırılması) tamamına yakını, yaşı 500-550 milyon yıl olarak hesaplanan Kambriyen devirde ortaya çıkmıştır.

Kambriyen devrinde bulunan fosillerden biri Hallucigenia isimli bir canlıya aittir. Bu ve bunun gibi birçok Kambriyen canlısının fosilinde saldırılara karşı korunma sağlayan dikenler ya da sert kabuklar yer alır.

Hallucigenia ve diğer Kambriyen canlıları hakkında evrimcilerin kesinlikle açıklayamadıkları sorular vardır:

1. Hiçbir avcı canlının olmadığı bu devirde, bu hayvanlar nasıl olup da, muhtemel bir avcı olabileceğini düşünerek savunma sistemleri ile birlikte oluşmuşlardır?

Evrimciler, savunma mekanizmalarının, zaman içinde, canlı korunmaya ihtiyaç duydukça, doğal seleksiyon ile oluştuğunu iddia ederler. Ancak bu dikenler, canlının henüz bir ihtiyaç duymasına vakit kalmadan, ilk ortaya çıkışı ile birlikte var olmuşlardır.

2. Bu kadar çok kompleks canlının, hiçbir ataya sahip olmadan, aniden fosil kayıtlarında belirmesi evrimcileri kesinlikle yalanlar. Bu, canlıların ilkelden komplekse evrimleşmediklerini, Allah'ın "Ol" emriyle yaratıldıklarını gösteren açık bir delildir.

FOSİL KAYITLARI EVRİM TEORİSİNİ REDDEDİYOR

Evrimciler 150 yıldır dünyanın her yerinde görüşlerini destekleyecek fosiller aramaktadırlar. Ancak bugüne kadar canlıların uzun zaman içinde tesadüfen birbirlerinden türediklerini ve sürekli değiştiklerini gösteren tek bir fosil dahi bulamamışlardır. Aksine bulunan her fosil, canlıların aniden ortaya çıktıkları yani yaratıldıkları ve türlerin değişmediği gerçeğini pekiştirmiştir.

Canlıların kademe kademe birbirlerinden evrimleştiklerini iddia eden Darwinizm, Kambriyen devirde yaşanan bu olağanüstü olay karşısında çaresizdir. Bu denli farklı canlıların aniden ortaya çıkmalarının çok açık bir yaratılış delili olduğu ortadadır. Bu nedenle evrimci fosil bilimci Jeffrey S. Levinton, dahi "Kambriyen devrinde çok özel ve gizemli bir Yaratıcı gücün varlığını görüyoruz" diyerek bu konuda itirafta bulunmaktadır. (Scientific American, Kasım 1992)

400 milyon yıllık köpekbalığı fosili (New Scientist, 20 Ocak 1984), 400 milyon yıllık deniz yıldızı fosili (Giovanni Pinna, Histoire de la Vie Fossiles), 320 milyon yıllık hamam böceği fosili (National Geographic, Ocak 1981), 230 milyon yıllık akrep fosili (Nature, Mart 1985), 1 milyar 100 milyon yıllık solucan fosili (Ekim 1998), bu canlıların milyonlarca yıldan beri hiç değişmediğini ve bugünkü şekilleriyle ortaya çıktıklarını açıkça ispatlayan fosillerdir.

Charles Darwin de bu gerçeği farketmiş, teorisinin en büyük açmazının bu husus olduğunu kabul etmiştir:

"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz? Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır." (Charles Darwin, The Origin of Species by Means of Natural Selection, sf.134, Senate Press, 1995)


Hamam böceği (3) ve 320 milyon yıllık fosili (4) (National Geographic, Ocak 1981


400 milyon yıllık köpekbalığı fosili (New Scientist, 20 Ocak 1984)

Bilimsel bulgular, canlıların değişmediğini ve aniden ortaya çıktıklarını gösterirken, ateşli evrimci paleontologların akla ve bilime yüz çevirerek hala evrim propagandası yapmaları son derece şaşırtıcıdır. Bu, evrimcilerin bilimsellikle ilgisi olmayan bir saplantı içinde olduğunun açık göstergesidir.

Nature dergisi, BBC ve CNN gibi dünyaca ünlü basın kuruluşlarında geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir habere göre, Çin'de 150 milyon yıllık semender fosillerine rastlandı. (2) Semenderleri bulan Amerikan Doğa Tarihi Müzesi araştırmacıları Shubin ve Ke-Qin Gao, bu fosillerin, günümüz semenderleri (2) ile aynı özelliklere sahip olduklarını ve değişikliğe uğramadıklarını şöyle belirttiler:

"İster evinizin yakınındaki ormanda bir kayanın altındaki bir semendere, ister Çin'de 150 milyon yıllık bir semendere bakın, her ikisinin de aynı olduğunu göreceksiniz. Aslında büyük ölçüde benzerler. Bilek kemikleri, kafataslarının şekli, küçük detayların hepsi aynı". (http://www.cnn.com/2001/TECH/science/03/28/salamander.reut/index.html)

Milyonlarca yıldır hiçbir değişim göstermeden günümüze gelen bu canlılar evrim teorisinin geçersizliğini ortaya koyan delillerden sadece birkaçıdır.

DARWINİZM'E "ÖLDÜRÜCÜ BİR DARBE" İNDİREN TRİLOBİT GÖZLERİ

Darwin, kitabında (Türlerin Kökeni) "eğer aynı sınıfa ait çok sayıdaki tür gerçekten yaşama bir anda ve birlikte başlamışsa, bu doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisine öldürücü bir darbe olurdu" (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 302) diye yazmıştır.

Günümüzden yaklaşık 530 milyon yıl önceki Kambriyen devrinde, 60'ı aşkın farklı havyan yaşama BİR ANDA ve BİRLİKTE başlamıştır. Bu, Darwin'in "öldürücü darbe" olarak tarif ettiği tablonun kendisidir.

Bu dönemde yaşayan trilobitler ise, sahip oldukları kompleks organları ile Darwin'in teorisine, korktuğu öldürücü darbelerden bir başkasını daha indirmiştir.

Trilobitler, fosil kayıtlarında rastlanan ilk canlılardandır ve son derece kompleks gözleri vardır. Yüzlerce petekten ve bazılarında binlerce mercekten oluşan trilobit gözleri, tam bir tasarım harikasıdır. Harvard, Rochester ve Chicago Üniversiteleri'nden jeoloji profesörü David Raup; "Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti" (David Raup, Conflicts Between Darwin and Paleontology, Field Museum of Natural History, Cilt 50, Ocak 1979, s. 24) demektedir.

Bu canlıların aniden, çok gelişmiş organları ile belirmiş olmaları, Darwin'in teorisini tarihin derinliklerine gömmeye yeterlidir.

Trilobitler hakkında belirtilmesi gereken bir diğer konu da, bu canlılardaki 530 milyon yıllık petek göz sisteminin, bugüne kadar hiç değişmeden gelmiş olmasıdır; arı ya da yusufçuk gibi günümüzdeki bazı böcekler de aynı göz yapısına sahiptir. Bu bulgu, evrim teorisinin canlıların ilkelden karmaşığa doğru geliştiği yönündeki iddiasına da yine "öldürücü bir darbe" indirmektedir.

DARWINİZM'İN KLASİK PROPAGANDA YÖNTEMİ: "GERÇEĞİ YOKSA SAHTESİNİ YAP! İNSANLARI ALDAT!"



Evrimci sahtekarlıklara bir örnek: Piltdown Adamı kafatası


EVRİMCİ GAZETELERİN  HEZEYANI
Piltdown fosili bulunur bulunmaz, pek çok gazete fosil hakkında ateşli başlıklar attı. Üstte yer alan "Darwin'in Teorisi İspatlandı" manşeti, Londra'da çıkan önemli gazetelerden birine ait. İnsanlar bu yalanlarla uzun süre aldatıldılar. Ancak tam 40 yıl sonra bu fosilin büyük bir sahtekarlık olduğu ortaya çıktı

Tam 150 yıldır, evrim teorisinin doğru olduğunu gösteren tek bir delil dahi bulunmadı. Bilimsel araştırmalar ya da yapılan kazılar evrim teorisinin açmazlarını gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ancak, Darwinistler bu darbeler karşısında yılmadılar, boş durmadılar ve sürekli "sahte deliller" ürettiler!

Piltdown Adamı fosili, bu sahte delillerden sadece bir tanesidir. 1912 yılında İngiltere'de bulunan Piltdown kafatası tam 40 yıl boyunca çeşitli müzelerde sergilendi ve tüm dünyaya "insanın evrimi" iddiasının en büyük delili olarak sunuldu. Ancak gerçekte fosil, evrimciler tarafından yapılmış bilimsel bir sahtekarlıktan ibaretti. Orangutan çene kemiği ile insan kafatası birbirine eklenmiş ve bazı kimyasal işlemlerle bu sahte kafatasına eski bir fosil görüntüsü verilmişti. Bu kafatası üzerinde yapılan detaylı incelemeler, Piltdown Adamı fosilinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu 1953 yılında kesin olarak ortaya çıkardı. Ve Darwinistler'in ürettikleri bu sahte fosil, hem 40 yıl boyunca sergilendiği müzeden hem de bilim literatüründen tamamen çıkarıldı.

Evrimciler bilimsel açıdan aldıkları bu açık darbelere rağmen sahtekarlıklara başvurmaktan, türlü propaganda ve telkinlerle insanları aldatmaya çalışmaktan vazgeçmediler. Fakat bilimsel gelişmelerle evrim teorisinin açmazlarının birer birer ortaya çıkması bu büyük aldatmacanın da sonu oldu. Şu an yapılması gereken şey bu yokoluşun tüm dünya insanlarına duyurulmasıdır.

Türk milleti bu tarihi göreve başlamıştır. Tüm dünyaya bu aldatmacanın yok oluşunu duyurmakta ve yepyeni bir dönemin başlamasına vesile olmaktadır.

EVRİMCİ GAZETELERİN HEZEYANI

Piltdown fosili bulunur bulunmaz, pek çok gazete fosil hakkında ateşli başlıklar attı. Üstte yer alan "Darwin'in Teorisi İspatlandı" manşeti, Londra'da çıkan önemli gazetelerden birine ait. İnsanlar bu yalanlarla uzun süre aldatıldılar. Ancak tam 40 yıl sonra bu fosilin büyük bir sahtekarlık olduğu ortaya çıktı.
T

arih : 1922
Yer: Batı Nebraska

Konu : EVRIMCİLERİN SAHTEKARLIKLARINDAN BİR ÖRNEK

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'da bir azı dişi fosili buldu.Osborn'a göre bu diş insan ve maymun özelliklerine sahip bir canlıya aitti.



Evrimciler tek bir dişe bakarak, dişin sahibini yandaki resimde olduğu gibi hayal ettiler.

Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı adı verilen canlının kafatasının ve vücudunun çizimleri yapıldı. Hatta bu tek dişe bakılarak Nebraska Adamı'nın, eşinin ve çocuklarının ailece hayali çizimleri bile çizilip yayınlandı. Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalardan anlaşıldı ki, bu diş ne bir maymuna ne de bir insana aitti. Diş, soyu tükenmiş bir domuz türüne aitti.

Böylece evrimciler tarafından bir dişe dayanılarak yapılan tüm sahtekarca çizimler ve aldatıcı iddialar rafa kaldırıldı.

Evrimcilerin bu gibi sahtekarlıklarına, safsatalarına dur demenin ve gerçekleri öğrenmenin yolu doğru bilgi edinmekten geçer.



DARWINİZM, SAHTEKARLIKLARLA VE GÖZ BOYAMA YÖNTEMLERİYLE YAŞATILAN BİR ALDATMACADIR



GERÇEĞİ YOK SAHTESİNİ VERELİM!
Evrimciler 150 yıldır, evrim teorisini kanıtlayan bir tane bile fosil bulamamışlardır. Ancak, doğada bulamadıklarını, atölyelerde üretmekte hiçbir sakınca görmemişler ve halkı bu şekilde aldatacaklarını sanmışlardır.

Evrimciler, insanların maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiğini ileri sürerler. Ancak akıl dışı iddialarını destekleyecek tek bir bilimsel delilleri dahi yoktur. Bu yüzden, her konuda olduğu gibi bu konuda da, göz boyama ve propaganda yöntemlerini kullanırlar.

Evrimcilerin en çok başvurdukları yöntemlerden biri, insanın atası olarak gösterdikleri maymun kafataslarını, yarı insana benzeyen maketlere dönüştürmektir. Aradıkları yarı maymun yarı insan fosilleri bulamayınca, yarı insan yarı maymun maskeler üretir ve evrimi telkin yoluyla kabul ettirmeye çalışırlar. Gazetelerde, dergilerde rastladığınız bu çizim veya maketlerin tamamı, evrimcilerin hayal güçlerine dayalı olarak sanatçıların ellerinde oluşturulur.

21. yüzyıl Darwinizm'in tüm sahtekarlıklarının sonu olacaktır.


DARWINİSTLER'İN HAYAL DÜNYASI SONA ERİYOR

Darwinistler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulma konusunda son derece başarısızdırlar. 150 yıldır, evrim teorisini destekleyen bir tek delil dahi bulamamışlardır.

Ancak evrimciler bir konuda çok başarılıdırlar: Propaganda!

Darwinistler, hayal güçlerini kullanarak, çok kapsamlı propaganda malzemeleri üretirler. Bu malzemelerin en önemlileri ise, "rekonstrüksiyon" adı verilen sahte çizim ve maketlerdir. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde sıkça gördüğünüz "maymun adamlar"ın her biri birer rekonstrüksiyondur. Ve evrimcilerin kullandıkları bu materyallerin hiçbiri bilimsel değil, tamamen hayalidir. Çünkü;

* Geçmişte yaşamış insanlara ait fosiller çok az sayıdadır ve bunlara dayanarak kesin sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.

* Ayrıca, bir canlının fosilinde sadece kemiklerinin kalıntıları bulunur. Kemik kalıntılarına bakılarak ise, bir canlının "yumuşak dokuları", örneğin derisi, kulakları, burnu, dudakları veya saçları tespit edilemez.

Ne var ki evrimciler bu gerçeği görmezden gelerek, fosil kalıntılarını evrim inancına uygun şekilde hayallerinde canlandırarak çizerler. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooten, bu konuda şöyle bir uyarı yapar:

"Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değildir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılır…" (Earnest Hooten, Up From The Ape, NewYork: McMillan, 1932, s. 332)

Anlaşıldığı gibi evrimciler, sadece kendi hayallerinde var olan, gerçekte hiç yaşamamış bu canlıları, propaganda yöntemleriyle canlandırır ve topluma "işte bu sizin atanız" derler.

Ancak, 20. ve 21. yüzyılda yaşanan bilimsel gelişmeler Darwinizm'in maskesini düşürmüştür ve gerçekleri tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden Darwinistler artık insanlığı aldatamayacaktır.

DARWINİSTLER, TEORİLERİNİ İSPATLAMAK UĞRUNA İNSANLARA ZULMETMİŞLERDİR



Ota Benga, Darwinistler'in teorilerini ispatlamak uğruna eziyet ettikleri insanlardan yalnızca biridir.

OTA BENGA, Kongolu bir yerliydi, evli ve iki çocuk babasıydı. 1904 yılında, Samuel Verner adında evrimci bir araştırmacı tarafından "yakalanarak" Amerika'ya getirildi. Buradaki evrimci bilim adamları, onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. Daha sonra ise New York'ta bir hayvanat bahçesinde birkaç şempanze, goril ve orangutan ile birlikte "insanın eski ataları" adı altında aynı kafeste sergilediler. Ota Benga, hayvan muamelesi görmeye dayanamayarak, birkaç yıl sonra intihar etti.

Darwinistler sadece Ota Benga'ya değil, daha birçok ırktan insana, teorilerini ispatlamak uğruna, benzeri eziyetler uyguladılar. Örneğin, Aborijin yerlilerini öldürerek, kafataslarını müzelerinde "insanla maymun arasındaki ara geçiş formu" olarak sergilediler. Darwinistler aşağı ırk olarak gördükleri Aborjinleri, evrimin "aşağı olanlar yok olacaktır" kanununa uyarak yok etmeye başladılar. Yayınladıkları broşürlerde "Avustralya Hayvanları" olarak tanımladıkları Aborijinleri öldürdükten sonra kafataslarını istasyon benzeri yerlerin kapılarına asarak sergilediler. Bir kısmını ise zehirli ekmek vererek yok ettiler. Avustralya'nın birçok bölgesindeki Aborijin yerleşim birimleri 50 yıl içinde vahşi yöntemlerle ortadan kalktı. 100 bin çocuk ailesinden kaçırıldı. Bugün ise Aborijin yerlileri hala, Avustralya'da diğer ırklarla eşit haklara sahip olabilmek için uğraş vermeye devam etmektedir.


Farklı ırkları, hastaları, zayıfları, fakirleri, özürlüleri aşağı türler olarak gören ve insanlara ideolojileri uğruna hayvan gibi davranan Darwinist zihniyetin içyüzü mutlaka gözler önüne serilmelidir. Bilimsel olduğunu iddia ettikleri teorilerinin geçersizliği de tüm dünyaya anlatılmalıdır. Barış, huzur, kardeşlik, sevgi, merhamet ve fedakarlık ancak o zaman dünyaya hakim olacaktır…

9 EYLÜL 1906 YILINA AİT GAZETE KÜPÜRLERİ

SOLDAKİ KÜPÜR: "Güney Afrikalı yerli, Bronx Park Maymunları ile aynı kafese kondu. Bazıları bu maskaralığa gülerken çoğu kişi durumdan memnun değil."

ORTADAKİ KÜPÜR: "İnsan ve maymun şovu din adamlarından onay almadı. Dr. MacArthur serginin aşağılayıcı olduğunu düşünüyor."



İNSANIN DİK VE İKİ AYAKLI YÜRÜYÜŞÜ, EVRİMİN GERÇEKLEŞMEDİĞİNİ GÖSTEREN DELİLLERDEN BİRİDİR

Evrim teorisinin en önemli çıkmazlarından biri, dört ayaklı ve eğik maymun yürüyüşünün nasıl olup da iki ayaklı dik insan yürüyüşüne dönüştüğü sorusudur. Yapılan bilimsel araştırmalar bu dönüşümün imkansız olduğunu göstermektedir. Bu konuyla ilgili en son bilimsel sonuçlar şöyledir:
Evrimciler, maymunların eğik ve dört ayaklı yürüyüşünün kademeli olarak insanın dik ve iki ayaklı yürüyüşüne evrimleştiğini iddia ederler. Oysa fosil kayıtları, insan ile maymun yürüyüşü arasında bir hareket şekline sahip bir canlının hiçbir zaman yaşamadığını göstermektedir.

1996 yılında insanın iki ayaklı yürüyüşü konusunda araştırmalar yapan İngiliz mühendis Robin Crompton, maymun yürüyüşü ile insan yürüyüşü arasında bir hareket şeklinin kesinlikle mümkün olmadığını ortaya koymuştur.

Canlıların dik ve eğik duruşlarının tespiti için bilim adamları iç kulak analizini kullanmaktadırlar. Tüm kompleks yapılı canlıların iç kulaklarında vücudun yere göre konumunu belirleyen "salyangoz" isimli bir organ bulunur. İngiliz araştırmacı Fred Spoor, insanın atası olarak gösterilen canlıların salyangozlarını incelemiş ve şu sonuca varmıştır: Bunların bir kısmı günümüz maymunları gibi eğik duran maymunlardır. Diğerleri ise, dik duran normal insanlardır. Yani insanla maymun arasında bir duruşa sahip bir canlı hiçbir zaman yaşamamıştır.

İnsanla maymun arasındaki büyük uçurum sadece duruşlarından ve yürüyüş şekillerinden kaynaklanmamaktadır. Bu iki canlı türü arasındaki beyin kapasitesi, konuşma yeteneği, muhakeme, karar alma, medeniyet oluşturma gibi önemli farklılıklar evrimciler tarafından hiçbir zaman açıklanamamaktadır. Günümüzün önde gelen evrimcilerinden Roger Lewin bu konuda şöyle bir itirafta bulunmaktadır:

"Fiziksel anlamda, insanın evrimi hakkındaki herhangi bir teorinin, güçlü çeneleri ve iri kesici dişleri olan ve bizden dört kat hızlı koşan maymun benzeri bir atanın nasıl yavaş yavaş, iki ayaklı bir hayvana dönüştüğünü açıklaması gerekir. Bu güçlere, aklı, konuşmayı ve ahlakı ekleyin; bunların hepsi evrim teorisine başkaldırmaktadır." (John Peet, The True History of Mankind, www.pages.org/uk/org/bcs)

İşte, sizin televizyon programlarında, bilimsel içerikli dergilerde veya bir üniversite kampüsünde konuşmalarına, yazılarına veya yorumlarına rastladığınız evrimci bilim adamları, bol bol Latince kelimeler kullanarak, evrim hakkında saatlerce konuşurlar. Ancak, halkın "ağır bilimsel bir üslubu" anlamamasından faydalanarak, hiçbir bilgi vermez, sürekli demagoji yaparlar. Evrimle ilgili en basit ve en temel soruları ise kesinlikle cevaplayamazlar. Çünkü evrim hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Ve olmayan birşey anlatılamaz.

DARWINİSTLER TERMODİNAMİĞİN İKİNCİ KANUNUNU REDDEDİYOR

Tatile giderken mutfağınızda bıraktığınız ekmeği tatilden döndükten sonra aynı bulmazsınız. Ekmek zamanla bozulmuş, çürümüş ve yok olmaya yüz tutmuştur.

En sevdiğiniz elbiseniz yıllar sonra eskir, ilk satın aldığınız halinden oldukça farklı bir şekle gelir.


Evinize yeni aldığınız mobilyaların kumaşı bir süre sonra aşınmaya başlar. Aylar, yıllar geçtikten sonra mobilyaların eskisinden daha da yenilenmiş, daha bakımlı bir hale gelmiş olması elbette beklenemez.

İşte bütün bunlar, fiziğin en temel kanunlarından biri kabul edilen "Termodinamiğin İkinci Kanunu"nun etkileridir. Bu kanun, evrendeki herşeyin doğal haline bırakıldığında zamanla bağlantılı olarak bozulmaya doğru gideceğini söyleyen bir kanundur.

20. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri olan Albert Einstein bu kanunu "Bütün bilimlerin birinci kanunu" olarak tanımlamıştır.

1.5 asırdır insanlığı aldatan evrim teorisi ise bu kanunu göz göre göre reddetmektedir. Hatta tam tersini iddia ederek, cansız atom ve moleküllerin zaman içinde "tesadüflerle" biraraya gelerek düzenli proteinleri, DNA, RNA gibi moleküler yapıları oluşturduğunu söylemektedir. Ve bunların, daha sonra milyonlarca canlı türünü tesadüfen ortaya çıkardıklarını ileri sürmektedir. Evrime göre bütün bu sayılanlar her aşamada daha düzenli, daha planlı bir gelişme kaydetmiştir. Bu da, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun ortaya koyduğu bilimsel gerçeklere tamamen zıttır.

Evrimci bir bilim adamı olmasına rağmen evrimin termodinamik açmazını dile getiren Roger Lewin Science dergisinde yayınlanmış bir makalesinde şöyle demektedir:

"Biyologların karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci Kanunu'yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar." (Roger Lewin, "A Downward Slope to Greater Diversity", Science, cilt 217, 24 Eylül 1982, s. 1239)

Kısacası insanlık 150 yıldır fizik yasalarına taban tabana zıt bir iddia ile karşı karşıyadır. Bu asılsız iddianın geçersizliğini tam anlamıyla kavramak ise içinde bulunduğumuz asırda akıl ve basiret sahibi milletimizin de katkısıyla gerçekleşecektir.

DARWINİZM'İN BÜYÜSÜ, SAVUNUCULARINDA ŞİDDETLİ MANTIK TAHRİBATINA NEDEN OLMUŞTUR

Darwinizm ile bilim mücadelesi yapmak mümkün değildir. Çünkü Darwinizm, bilim ve mantığı kabul etmeyen, inanılması imkansız safsataları gözü kapalı benimseyen, akıl almaz mucizelere inanan sapkın bir dindir.

Bu dinin ilahı "tesadüf"tür. Darwinizm'i savunanlar evrendeki herşeyi, galaksileri, yıldızları, güneşleri, gezegenleri tesadüflerin meydana getirdiğine inanırlar. Aynı şekilde Dünya'nın, Dünya üzerindeki canlı cansız tüm varlıkların "tesadüf"ün eseri olduğunu iddia ederler. Bu din, geçmiş dönemlerden kalma efsanelerde yer alan sapkın inançlara sahiptir. Mantıksız ve inanılması imkansız olayların mucizevi şekilde meydana geldiğini ve bu sayede tüm varlıkların oluştuğunu savunur.

Örneğin; mikrobiyologlar Darwinistler'e, bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimalinin 10950'de bir, yani kesinlikle imkansız olduğunu söylediklerinde Darwinistler, "olsun tesadüf bunu başarır" derler.

Paleontologlar, "ara geçiş formlarına ait bir tek fosil dahi yok, canlılar hep en son halleriyle birdenbire varolmuşlar" dediklerinde de Darwinistler, "olsun evrim yine de oldu" diye geçiştirirler.

Darwinistler'e 100 milyon yıllık Homo sapiens (günümüz insanı) fosili gösterseniz, onlar yine de insanın hayvanlardan evrimleşerek türediğine inanmaya devam ederler.

Bu birkaç örnekten anlaşıldığı gibi bilimsel veriler ve mantıklı açıklamalar Darwinistler'e etki etmez. Onlar, her ne olursa olsun evrim teorisini korumaya, körü körüne bu teorinin peşinden sürüklenmeye devam ederler.

Kuşkusuz aklı, mantığı ve bilimsel gerçekleri reddeden böyle sapkın bir inançla, bilim ve mantık yoluyla mücadele etmek gerekli sonucu vermez.

"İmkansıza inanırım" düsturu ile yaşatılan bu batıl dinle, felsefi alanda bir mücadele şarttır. Darwinistler'in mantık bozukluklarının ve kavrayış eksikliklerinin ortaya çıkarılması ile bu batıl inanç tarihe gömülecektir.

DARWINİZM'DE AKIL VE MANTIK YOKTUR, BAĞNAZCA İNANMAK VARDIR!

Darwinistler, son derece karmaşık cümleler, anlaşılması zor ifadeler, bol bol Latince kelimeler kullanarak, inanılması imkansız iddialarda bulunurlar. Bu iddialarını ise soğuk görünümlü ciltlerce kitapta anlatırlar. Onların ciltlerce kitapta anlattıklarının imkansızlığını göstermek içinse, bir paragraf yazı yeter.

Darwinistler'in iddiaları eski zaman masallarına benzer. Darwinistler'in anlattıkları bir masala göre; 5 milyar yıl önce, taşları, kayaları oluşturan milyonlarca şuursuz ve bilgisiz atom, "tesadüfen" biraraya gelerek bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda ise "tesadüfen" çok büyük ve önemli kararlar alındı. Kör, şuursuz atomların aldıkları kararlar özetle aşağıda görüldüğü gibiydi.

Alttaki resimdeki anlatım Darwinist masalın bir özetidir. Böyle bir safsataya aslında cevap verilmez. Bu, bir çocuğa kurbağanın neden prense dönüşemeyeceğini anlatmaya çalışmak gibi bir şeydir. Ancak, bu imkansız senaryolara inananlar olduğu sürece, Darwinizm'in mantıksızlığını sabırla anlatmak gerekir.

21. yüzyıl, 19. yüzyılda oluşan bu mantık çöküşünden insanların kurtarıldığı, doğruların ve aklın hakim olduğu bir çağ olacaktır. Türk milleti, her çağa damgasını vuran aklı, basireti ve ileri görüşlülüğü ile bu önemli gelişmede rehber olacaktır.

De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)


DARWINİSTLER, "ADETA BÜYÜLENMİŞ GİBİ" İNANILMASI İMKANSIZ İDDİALARA İNANIRLAR

Darwinist biyoloji profesörü, üniversitenin biyoloji laboratuvarına girdi. İnsanın yapısında bulunan minerallerin her birinin ayrı ayrı kavanozlarda durduğu rafın önüne geldi ve her kavanozdan bir parça mineral alıp avucuna koydu. Minerallere bakarak, "İlk atalarım olan bu maddeler tesadüflerin peşpeşe gelmesiyle milyarlarca yılın sonunda beni ve diğer profesör arkadaşlarımı meydana getirdiler. Ben bunları ılık su dolu bir kaba koyup karıştırsam birkaç milyar yıl sonra, meydana gelecek olan tesadüflerin sonucunda kim bilir ne doçentler, profesörler oluşur" diye içinden geçirdi…

Okuduğunuzda size son derece mantıksız gelen, hatta küçük çocukları bile güldürecek olan bu mantık, aslında Darwinist zihniyetin temelini oluşturur. Koskoca profesörlerin, doçentlerin, öğretim görevlilerinin, araştırmacıların böyle bir mantığa inanabilmeleri ise kuşkusuz hayret vericidir.

Darwinizm'in büyüsü, zeki ve inançlı Türk milletini hiçbir dönem etkisi altına alamamıştır ve alamayacaktır da. Türk milleti, başlattığı ilmi ve kültürel çalışmalar ile tüm dünyayı bu büyünün etkisinden kurtarmaya taliptir.



DARWINİZM'İN MANTIK HEZİMETİNE SİZ DE ŞAHİT OLUN!

İş dönüşü evinize gelip, hergün çizim yaptığınız masanın üzerindeki kağıtta "Hiçbir şey tesadüfen oluşamaz" yazısını görseniz, aklınıza ne gelir?

Böyle bir durumda "Masamın üzerindeki mürekkep rüzgarın etkisiyle devrilip tesadüfen kağıdın üzerinde 26 harften oluşan bu cümleyi oluşturmuştur" diye düşünür müsünüz?

Elbette böyle bir şey düşünmezsiniz. Hatta bu yazının tesadüfen oluştuğunu iddia eden bir kişi görseniz, onun aklından şüphe edersiniz.

Eğer herhangi bir yerde en küçük bir tasarım veya planlı bir hareket varsa, orada mutlaka bir akıl sahibinin izleri vardır. Hiçbir akıl ürünü tesadüfen oluşmaz. Bir kağıdın üzerine ne kadar mürekkep dökerseniz dökün asla tesadüfen oluşan bir kelime göremezsiniz.

Ancak, ne ilginçtir ki, mürekkeplerin devrilip 26 harflik bir cümle oluşturabilmesinin imkansız olduğunu bir çırpıda söyleyen bazı kişiler, DNA gibi 3 milyar harflik bilgi içeren bir molekülün tesadüfler sonucu oluştuğu aldatmacasını kabullenebilmektedir. İşte bu, Darwinizm safsatasının neden olduğu bir mantık hezimetidir.

İLKÇAĞ EFSANELERİNİN GÜNÜMÜZE MİRASI: DARWINİST HURAFELER

Artık dünya insanlarının hurafelerle aldatılma dönemi bitmiştir. Çünkü ilkçağdan bu yana canlılığın varoluşunu tesadüflerle anlatmaya çalışan tüm bilimdışı inançlar birbiri ardına tarihin derin karanlıklarında kaybolup gitmiştir. Darwinizm'in de bu bilim dışı Sümer ya da Mısır inançlarından hiçbir farkı yoktur. Aynı tılsımlı sözler, mantık dışı çıkarımlar, büyülü benzetmeler Darwinizm için de geçerlidir. Bu inançlar nasıl yok oldularsa, Darwinizm dini de tarihe gömülecektir. 21. yüzyıl gerçeğin, doğruların, aklın ve bilimin çağı olacaktır.


Sümer inanışları: İlk canlılık bir su karmaşasından ortaya çıkmıştır.

Darwinistler: Canlılık cansız su kaosundan bir anda ortaya çıkmıştır.

Mısır inanışları: Kurbağa, balık gibi canlılar Nil ırmağının çamurlu sularında tesadüflerin sonucunda oluşmuştur.

Darwinistler: Canlılık bundan 4 milyar yıl kadar önce ilkel çorba içinden tesadüfler sonucu oluşmuştur.

Hindu inançları: Canlılık "prakriti" adı verilen bir maddeden evrimleşerek oluşmuştur.

Darwinistler:Canlılık cansız maddelerden evrimleşerek oluşmuştur.

Ortaçağ bilimadamları: Sinekler terden, kurbağalar çamurdan, karıncalar şekerden meydana geliyorlar.

Darwinistler: Cansız maddeler dış etkenlerle aniden hayat bulup canlılara dönüşüyorlar.


 

 

 

 

 

DARWINİZM'İN 19. YÜZYILIN İLKEL BİLİM DÜZEYİ İLE YAZILMIŞ MASALLARDAN İBARET OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?


 

İşte dünyanın pek çok ülkesinin kandığı bu masallardan birkaç tanesi…

Denizde yaşayan canlıların zamanla sudan karaya çıktıkları ve karada yaşar hale geldikleri masalı…
Dev sürüngenlerin sinek avlarken ya da daldan dala atlarken kuşlara dönüştüğü masalı…

İnsanlarla maymunların ortak bir atadan evrimleştikleri masalı…

Hücrenin şuursuz atomların ve moleküllerin biraraya gelmesiyle kendi kendine tesadüfen ortaya çıktığı masalı…

Darwinizm yukarıda sayılanlar gibi çok sayıda masal ile dolu bir safsatadan başka bir şey değildir. Ne var ki dünyanın pek çok ülkesinde halk, bu masallarla uyutulmaktadır. Ancak basiretli ve imanlı Türk milleti bu masallara kanmadığını ve kanmayacağını, birçok milletin içinde düştüğü tuzağa düşmeyeceğini ispat etmiştir.

DARWINİZM'İN ESKİ ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE KADAR GELEN PUTPEREST BİR İNANÇ OLDUĞUNDAN HABERDAR MISINIZ?

Eski çağlardan günümüze ulaşan belgelerde çeşitli canlılara tapar şekilde resmedilmiş insanlara sıklıkla rastlanır. Örneğin alttaki resimde timsaha tapan bir insan resmedilmiştir.

Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birçok toplumda insanlar timsah, inek gibi hayvanlara veya su, ateş, güneş gibi cansız varlıklara tapmakta, onları yaratıcı ilahlar olarak kabul edebilmektedirler.

Böyle bir inanışın akla, mantığa ve vicdana uyan hiçbir yönü yoktur. Bir timsahın hiçbir şeye güç yetiremeyecek, hiçbir şeye akıl erdiremeyecek kadar aciz ve şuursuz bir varlık olduğu açıktır. Ancak bu açık gerçeğe rağmen geçmişin putperest inançlarını devam ettiren kişiler vardır.

Darwinistler, tıpkı geçmişte yaşamış putperest toplumlardaki gibi garip ve akıl almaz bir inanışa sahiptirler. Onlar timsahları veya ateşi değil ama tesadüfleri, cansız ve şuursuz atomları yaratıcı güç olarak kabul eder ve bu inanca bir dine bağlanır gibi bağlanırlar.

Bu inançlarını da asla değiştirmezler. Her normal insanda etkili olacak akla ve mantığa davet, bilimsel deliller, vicdanı harekete geçirme gibi yöntemler bu kişiler üzerinde hiçbir etki oluşturmaz.

BİR ORTAÇAĞ HURAFESİ: EVRİM TEORİSİ

Evrimciler, canlıların cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğunu iddia eder. Oysa bu iddia, biyolojinin en temel kanunlarına aykırı olan bir Ortaçağ hurafesidir.



Evrim teorisinin iddiaları, kuzuların ağaçlarda yetiştiğine inanılan Ortaçağ hurafeleri kadar asılsızdır.

Ortaçağ'da insanlar, kazların ağaçlardan meydana geldiğine, kuzuların karpuzdan çıktıklarına, hatta bir su birikintisindeki kurbağaların yağmur bulutlarında bir anda oluştuklarına ve yağmurla birlikte toprağa düştüklerine, kirli bir gömleğin üzerine buğday döküldüğünde, bu birleşimden farelerin oluşacağına inanacak kadar cahillerdi.

"Spontane jenerasyon" olarak bilinen bu varsayımın, çocukların dahi gülecekleri kadar saçma ve inanılmaz bir iddia olduğu gelişen bilim sayesinde anlaşıldı.

Ne var ki, bir zaman sonra aynı iddia biraz daha farklı bir şekilde, evrim teorisi olarak tekrar gündeme getirildi. Evrim teorisi de, canlıların cansız maddelerin biraraya gelmesiyle, tesadüfen oluştuklarını iddia etti.

Ortaçağ'da, bilimsel seviye son derece geri olduğu için, bu tür hurafelere inanılıyor olması mazur görülebilir. Ancak 21. yüzyılda, Ortaçağ'ın batıl inançları nasıl olur da bazı kimselerce körü körüne kabul edilebilmektedir?

Evrimcilerin bu batıl inançları, canlılığın en temel kuralı olan "hayat ancak hayattan gelir" prensibine kesinlikle aykırıdır. Ancak evrimciler, diğer fizik, kimya ve biyoloji kuralları gibi bu kuralı da hiçe sayarak, batıl inançlarını devam ettirmektedirler.

DARWINİZM'İN İLKEL TOTEMCİLİK İNANCINDAN BİR FARKI OLMADIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?

Cahil putperest toplumlarda kutsal kabul edilen birtakım hayvanlar ve totemler vardır. Tahtadan oyulmuş eşyalar veya bazı hayvan türleri sapkın bir biçimde ilah mertebesine yükseltilmişlerdir.

Totemcilik inancı sözlüklerde de "belli insan topluluklarının kendilerinin bir hayvan türüyle, bazen de bir bitki ile, doğal bir nesne ile soyca akraba oldukları inancı." olarak tanımlanır. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, s. 178)

Akraba oldukları bir hayvandan türediklerine inanan ve bu hayvana tapan yüzyıllar öncesinin bu sapkın totemci toplulukları ile maymundan evrimleştiklerine inanan günümüz Darwinistler'i arasında hiçbir fark yoktur. Darwinistler de maymunlarla ortak bir atadan türediklerine inanmaktadırlar.


DARWINİSTLER İNANILMAZ OLANI SAVUNURLAR, APAÇIK GERÇEKLERİ GÖRMEZDEN GELİRLER!

Evrenin ve canlıların Allah tarafından yaratıldığı, bunun değişmez ve tartışılmaz bir gerçek olduğu kesinlikle doğrudur.



Darwin ve Richard Dawkins

Özellikle, 20. ve 21. yüzyılda yaşanan bilimsel gelişme ve ilerlemeler, yaratılış gerçeğinin tartışılmaz olduğunu ortaya koymuştur. Genetikten botaniğe tüm bilim dalları, canlıların üstün ve akıllı bir Yaratıcı'nın tasarlamasıyla meydana geldiğini doğrulamaktadır.

Ama 19. yüzyılın ilkel bilim koşullarında ortaya atılmış evrim teorisini, ideolojik amaçları gereği savunmak zorunda kalan materyalist çevreler, bu gerçekleri gözardı etmekte hiçbir sakınca görmemektedirler. Körü körüne bağlı oldukları evrim dogmasını reddetmemek için gülünç iddialarda bulunmaktan çekinmemektedirler. Örneğin ünlü evrimci Richard Dawkins şunları söylemektedir:

"Eğer bir heykelin sizlere el salladığını görseniz dahi bir mucizeyle karşı karşıya olduğunuzu sanmayın. Çok küçük bir olasılıktır ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi, tesadüfen, bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler." (Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, London: W. W. Norton, 1986, s. 232-233)

Evrimci Richard Dawkins, bu sözleriyle ifade ettiği gibi apaçık bir mucizeyi, yaratılış gerçeğini görmezden gelmekte, evrimin tesadüf yalanlarını kabul etmeyi tercih etmektedir.

İnsanların göz göre göre inkara sürüklendikleri Kuran'da pek çok ayette bildirilmiştir. Örneğin, Hicr Suresi'nin 14 ve 15. ayetlerinde "onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler de 'mutlaka gözlerimiz döndürüldü belki biz büyülenmiş bir topluluğuz' diyeceklerdir" denmektedir.

Tüm Dünya evrim savunucularının ne denli ciddi bir muhakeme bozukluğu içinde olduklarına, bilimsel gerçekleri kabullenmekte nasıl zorlandıklarına şahit olmaktadır.